BİYOLOJİ VE GELİŞEN DÜŞÜNCELER

            Whatsapp'ta Paylaþ

biyoloji_clipYaşamla ilgili bütün belirtileri inceleyen bilim dalı. (biyoloji terimi ilk olarak 1802 yılında Lamarck tarafından kullanılmıştır).

DÜŞÜNCELERİN GELİŞME SÜREÇLERİ

İnsan bedenini bir mekanizma olarak ele alma düşüncesi, yaşam bilgisi tarihçesinin en önemli aşamalarından birini oluşturur. Günümüzden yaklaşık  2 000   yıl önce eski yunanlılar (Hippokrates, Alkmeon, Theophrastes, Aristotoles) ilk temel ilkeleri açıklamışlardı; ama canlının yapısını ele alan bilim dalının, öncelikle, yaşama büyülü bir anlam veren ve yaşamı anlamaya çalışanları dinsizlikle suçlayan mitolojiye karşı savaşması gerekti.

Aristotoles, ele aldığı organizmaların işleyiş biçimiyle açıkça ilgilenmediği halde, şaşırtıcı derecede kesin betimlemeler bıraktı. Aristotoles’in benimsemiş olduğu bireşimsel düşünce, canlı varlıklarla ilgili genel bir kuram hazırlamaya yönelikti, ama bu kuramda kesin çözümlemeler bazı yanlışlıklarla birbirine karışmıştı. Aristotoles’in görüşleri öylesine olumlu bir yankı uyandırdı ki, Orta çağ’da büyük bir saygıyla karşılandı; ama bu aşırı saygılı tutum, söz konusu düşünceleri tartışılamayacak gerçekler saydığı için,  sonuç olarak biyolojinin gerçekleşmesini engellemiş oldu. İlk çağda dikkati çeken Glanos’in düşünceleri de, on beş yüzyıl boyunca tartışmasız kabul gördü.

Batı dünyasındaki eski Yunan uygarlığının yerini Hıristiyanlık  bireyler hiç eleştirmeden resmi makamların öğretisini benimseyen ve bütün yeni düşüncelere karşı duran bir tutum içinde oldular. Böylece Roma imparatorluğunun çöküşünden Rönesans’a kadar bilimsel anlayışta hiç bir önemli gelişme olmadı. İlk büyük bilinçlenme, Rönesans’taki düşünce devrimiyle ortaya çıkmış oldu; ana çizgileriyle “anatomiciler dönemi” diye tanımlanabilecek bu dönemde, 1542 yılında Glanos’un düşüncelerini altüst eden Belçikalı hakim Andre Vesale büyük ün yaptı. İnsan bedenine  yeni bir düşünce biçimiyle vve gözlemci bir bakış açısıyla yaklaşan (o döneme kadar Kilise’nin cesetlerin kesilip incelenmesinin yasaklandığını belirtmek gerekir) De humani corporus fabrica adlı atlası büyük tepkilere yol açtı ve çalışmalarını bırakıp, askeri hakim olarak orduya girmesine neden oldu (oysa yapıtındaki, Tiziano’nun öğrencisi olan arkadaşı Calcar tarafından yapılmış çizimlerdeki kesinlik, doğa bilimcileri günümüzde hala şaşırtmaktadır). Andre Vasela’nın eski öğretilerin başarısızlığını gözler önüne seren W. harvey, 1615 yılında kan dolaşımını ortaya koydu (aynı alanda çalışan diğer bilim adamları, bu buluşa inanmayarak Harvey’e bir deli gözüyle baktılar). Bu arada bir başka teknik buluş, canlı organizmaların konum ve görevi dışındaki düşünceleri altüst etti; 1580 yılına doğru bulunan mikroskop, başlangıçta çok ilkel olmasına karşın, ilk kullanıcıları olan Malpighi, van Leuwenhoek bilim adamlarının çok sayıda buluş yapmasına, özellikle kan dolaşımı konusunda çeşitli deliller ortaya koymasına olanak tanıdı.  Hücrelerin varlığının bulunması dokulardaki düzenleri, çıplak gözle görülmediği için o zamana kadar bilinmeyen bir canlılar dünyasının bulunması dönemin aydınlarında coşkudan çok kaygı uyandırsa da, bilimde yeni çağ başlatacak ilk adım atılmış, araştırmacılar, sayıları hızla artan buluşları düzenlemeye ve  sınıflandırmaya koymuşlardı. Biyolojinin tarihçesinde ikinci aşama, sınıflamalar döneminin başlaması oldu. O dönemde  ve söz konusu alanda adından en çok sözü edilen bilgin Linnaeus, 1737’de yayımladığı Systema naturae Doğa Sistemi)  adlı yapıtındaki günümüzdeki sistemlerin kaynağı olan türlerin sınıflandırılması sisteminin taslağını sundu. Bu sistemin başarısı, yalın ve mantıksal olmasının yanı sıra daha sonraki buluşlara yer bırakmasından kaynaklanıyordu. Elde edilen sonuçlar raslantısal değil tersine düşüncenin ve yüzyılı aşkın bir sürede anatomiciler elde edilen sonuçlar ile Linnaeus’un kendi buluşlarının derinliğine anlaşılmasının sonucuydu; bitkilerin sınıflandırılması çiçeğin çeşitli bölümlerinin işlevlerine dayanıyordu (Systema naturae’nin ilk biçiminde yer almayan, Linnaeus tarafından daha sonra ortaya konan ikili adlandırma, günümüzde de bir hayvana ya da bir bitkiye bilimsel bir ad verildiği zaman kullanılmaktadır). Bu iki temel evre aşılınca, artık araştırmacılar doğal olarak düşüncelerini, ne olduklarını nasıl sınıflandırıldıklarını  öğrendikleri organizmaların işlevlerine çalışmalar yapabilme olanağını buldular. 18′.  yy’ın ikinci yarısında von Haller, Priestley,  Lavoisier gibi pek çok bilim adamı bu alana yöneldiler ama canlı varlıkların yaşamlarını ve özelliklerinin kalıtım yoluyla aktarımını yöneten yasaların ortaya konması ancak 19. yy’da fizyolojinin kurucusu ve deneysel yöntemin öncüsü olan  Claude Bernard ve yaptığı malzemelerle yeni bir bilimin (genetik)  temel yasalarını ortaya koyan, bitki bilimle yakından ilgilenen Çek din adamı Mendal önemli çalışmalar yaptılar. Onlardan sonra 20. yy’ın başlarında, genç biyologlar topluluğu, coşkuyla çalışmalar yaparak biyolojinin dev adımlarla ilerlemesini sağladılar. Kimya, Fizik ve matematik klasik bilim dallarında eğitim görmüş olan genç araştırmacılar, molekül biyolojisi dönemini başlattılar. Molekül biyolojisi 19. yy’ın sonunda Liebig, Berzelios, von Bayer, Pasteur, gibi bilim adamları tarafından hazırlandı. Bununla birlikte, araştırmacıların , canlı varlıklar üzerindeki mekanizmaları, molekül düzeyinde kavrayabilmeleri ancak fizik, kimya ve teknoloji alanında gerçekleştirilen yeni ilerlemeler sonunda oldu. 1920-1953 yılları arasında Svedberg, Luria, Kendrew, Pervtz biyolojik moleküllerin yapısıyla ilgili araştırmalar yaptılar. 1953 yılında Watson ve Crick’in bir hücrenin içinde bulunan kalıtsal bilgiyi oluşturan nükleoproteinlerin yapısı ve  zincirlenmeleri konusundaki buluşları ile o zamana kadar  süren çalışmalar sonuçlandı. O günden bu yana, söz konusu biyolojik mikro moleküllerin işleyişlerini, düzenlemelerini, denetledikleri ara evreleri ve yönettikleri bireşimleri açıklayan bulguların sayısı sürekli artış gösterdi..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*